Söz Uçar YAZI KALIR

Söz Uçar YAZI KALIR

21 Mart 2020 0 Yazar: Tolga Eligül

Erkeğim; yarı yarıya odunum anlayacağınız, ben bilmeyeceğim de kim bilecek, odun olmanın zorluğunu.

Ağacız da, en argosuz hali ile, en baştan başlamalı; küçükken mesela, küçükken kıyaktı wallah, içtiğin su altında, yemediğin b.k yanında. Büyümen için o mis kokulu gübre de olmasa daha iyi olacaktı. Ne gereği vardı büyümenin. İşin yoksa dallarından mangala şiş çıksın, üstünde çocuklar tepinsin, hatta üstünden düşen çocuk için gelsin anası-babası “al sana al sana” diye vursun. Ben mi düşürdüm, iyi oldu o zaman asıl “al sana”.

Büyüyünce dibinde b.klar yok ama dallarındaki kuşlar sağolsun umumi helaya çevirirler. Küçük beş, büyük on.

Eskiden, eskiden dediğim 27-28 sene evvel, Kış’ın yaprak dökmeyen ağaçları sayardık, biz de. Ne kadar sihirli gelirdi o zamanlar. Bu ağaç var ya kışın yaprak dökmüyor; ne oldu ben de dökmüyorum şimdi. Fakat herkes sonbaharda yaprak döken ağaçların olduğu yerlere gidiyor, neymiş; romantik oluyormuş. Sen sihirli sihirli dur orada, vah beni beni. Bir de arılar var, gelirler bazı, işine de yarar hani, çocukları uzak tutmaya; “al sana al sana” olmaz. Zarar vermezler ağaçkakan gibi, didiklemezler başını; bulurlar bir yer, kendin pişir kendin ye. Ağaçların dövmeleri sizden çoook önce başladı, şimdi azaldı artık, nostalji olsun diye yapılanlar dışında. Eskiden çoğunun göğsünde vardı çakıyla yapılmış kalbi delen ok ve baş harfleri; ne forstu o önce. Sonra ne oldu, billboard çıktı, sms çıktı, geceden sabaha kadar konuşmak bedava çıktı, gitti yeni arkadaşların dövmeleri. Biz eskilerde hala durur ya da yontulup bank olanlarımızda.

Ağaç olmak zor da, asıl iş Kavak gibi olup eğilmemekte. Çoğunlukla mezarlıklarda yetişmene, yakınına gelen herkesin ya ölü olmasına ya da ağlamasına rağmen eğilmemekte. Oysa ki söğüt bile eğildiği için ün saldı ama dedim ya biz eskidik artık, geri kafalı olduk. Biz dimdik durmalıyız. Bu zamanlarda “acaba gerçekten reenkarnasyon var mı”, düşünüyorsun. Bana mı can oluyor ölünce, mantıklı; yeryüzünde hiçbir şey yoktan var olmaz, var dan da yok olmaz. Atalarımdan gelen genler, huylar vs olayını biliyorum, onlar da bir ölen ama tanımadık birinden de gelebilir mi. Olay ruh var mı yok mu’ya çıkıyor. Biliyor muyum dur düşüneyim, düşündüm bilmiyorum; tahminlerim, fikirlerim ayrı. Ama sonuçta bilmiyorum ve bilmediğim şeye var ya da yok demem. Bilsem; ya din olmazdı ya da din olurdum tepeden tırnağa. Yaşıyor muyum, yaşıyorum e daha ne. Bana ne. Sana ne. Kime ne. Hem ona ne.

Varsa ve ses çıkarmadan test ediyorsa (çok gülerim her daim buna) o da kendinden şüphe ediyor bence. Sonunda olup-olmayacağı kesin olmayan bir şey için sınav vermeme gerek yok. Yaşıyor muyum, yaşıyorum; emin miyim yaşadığıma, eminim; o zamaaan hayatımı ya da etrafımdaki insanların hayatlarını cennet etmek te benim irademde cehennem etmekte. Hem de tanrı-manrı olmadan hatta peygamber olmaya da gerek yok, azrail olmaya da. Bunlar olmadan da can verebilirim, can alabilirim, mutlu-mesut-bahtiyar edebilirim/olabilirim; yaşamdan soğutan kişi de olabilirim. Ha bunun sınırı var mı var. Gücüm yetene kadar. Gücüm çoook fazla olsaydı ne olurdu; bunu okumuyor olurdun, yapardın.
Anlayacağınız hepimiz küçük-küçücük Tanrılarız. Gördüğüm tuttuğum için onlara daha fazla inanıyorum, ben de onlardan biriyim; belki adam kayırıyorumdur yani (: O yüzden şu “enel hak” hoşuma gider “Allah bende ben allahım”. Çok mantıklı. Hoş orada anlatılmak istenen yaratmak vs değil, Allah beni yarattı ise ben onun suretiyim, bana saygı göster. Ama ben bu hali ile düşünüyorum hoşuma gidiyor; senin gitmiyorsa da bana ne. Kaderden ayrıldığım yer de tam burası. Senin yazdığın kaderden beni nasıl sorumlu tutarsın ki. Hoş o söylemi de değiştirdiler; sağolsun Kuran-ı Kerim’in mucizeleri bitmez. 300 sene sonra bugün dediğim lafa bir cevap çıkar. Ha neydi kaderler; cüz-i irade, kül-i iradeymiş sen seçermişsin. Yani seçeneklerimi de veriyor, görüyorsunuz her şeyi düşünmüş sizin yerinize. Bu da mı zorunuza gitmiyor; benim giderdi, gitti hatta bak.

Bazıları tutunamaz hayata, al işte sana müdavim, yedir onlara; onlara yararlı, bana zararlı.
Benim yok mu sorunum, olmaz mı. Zaman gelir, hayatın dayattıkları, rollerin, sorumlulukların, mikro ekonomin ağır gelir, koyar adama (adam olana daha doğru). Taş değiliz hani, bir dayanak ararsın; dönüp bakarsın cep telefonunda bilerek silmediğin, kah “seni seviyorum”lara, “özledim”lere, “bu akşam ne yapıyoruz”lara, kah “kandilin mübarek olsun”lara, “doğum günün kutlu olsun”lara. Yaşadığının kanıtını ararsın, “vardım” dersin, “VARIM”. Bu yüzden belki girersin Facebook hesabına, maillerine, cüzdanında kalmış belki bir küçük nota hatta eski resimlere bakarsın, yeme beni bakarsın, resimlere bakarsın ama cidden sadece resimlerine bakarsın, okuma yaz ma bilmeyen çocuk gibi. Aradığın şey, üstünde unuttuğun bir yazı kalmış mıdır umududur.

Yazmak yaşadığımız kanıtlamamızdır kendimize. “Gerek olmaz, nasıl bilmezsin ki yaşadığını” demeyin bana. Bazen tutunmak ister insan hayata, hele ki kaymaya başlamışken ayağı, alabora olmuşken gemilerin kah meltemde kah tufan da; ister yak gel ister hiç yapmamış. İşte öyle zamanlarda, işin en sağlam yolu; daha önce geçtiğin, yerini bildiğin, sapasağlam duran, önceden çaktığın, mıh’lardır. Tutun devam et. Mıh gibi aklında olsa da, görme ihtiyacı duyarsın, kanıtlaman gerekir kendinle olan davanda. Söz uçar; şekil değiştirir, kulaktan kulağa abartılır, bazı hoşuna gitse de, çoğunlukla gitmez. Ulaşabileceği kadar yakınsa alaşağı etmeye çalışır insanlar, ulaşamayacaksa değersiz bulur, gol atamayacaksa attırmaz sana; insan kıskançtır, insan bencildir. Ne kadar yanlış seçimler, ne kadar yanlış; oysa ki vermiş sana tüm seçenekleri, sen gel yanlışı seç, bak seni seni. Hazır yapmışsan beni; doğruyu da seçtirsene, acı vermek hoşuna mı gidiyor sadist misin. Bu yüzden en güzeli yazıdır; kimseye ihtiyacın yoktur, Söz Uçaaar YAZI KALIR.