O Çocuğu

O Çocuğu

21 Mart 2020 0 Yazar: Tolga Eligül

En sevmediği konu değildi aslında, sıradan bir Biyoloji dersiydi.

Sınıfa girecek, hiç te haylaz olmayan öğrencilerine DUYU organlarını anlatacaktı. Sorun DUYU organları da değildi, sorun bugün hiçbir şey yapmak istememesiydi. Fakat ne izni kalmıştı ne de rahatsızlanacak yüzü. Olsun dedi, belki kafamın dağılmasını sağlar, ders anlatmak. Günaydınla başladı sabah 09:00’daki dersine. Bakmadı kimsenin yüzüne, doğruca masasına gitti. Yoklama yapmadı, imzaladı sade. Tahtaya baktı, bembeyaz çarşaflar gibiydi; hiç bu kadar temiz miydi; düşündü. Geçen haftaki tatili geldi aklına; bembeyaz ama Amerikan bezi gibi kalın nevresim takımı sermişti otel sahibi. Sabah ona sarılmış hali geldi aklına, “ne kadar sertti” dedi içinden. Ama o kadar güzel bir sabahtı ki o, şimdi dikkat ediyordu sertliğine. “Sarmış kalkmıştı vücuduna, hiç aldırmamıştı nemine; yere sürünmesine, hatta makyajının birazını almasına”. Sonra çocukları gördü. Bakıyorlardı onlar da meraktan, “ne var tahtada” diye. Önüne döndü, utandı, sonra kaldırdı başını, o öğretmendi nasılsa. İstemeyerek te olsa başladı anlatmaya;

  • “Ne öğretmişlerdi bakalım bize; 5 DUYUmuz ve bunları algılamak için 5 DUYU organımız vardı. İlki kulak. Ne işe yarar kulak” Hiç parmak kaldıran kim diye uğraşmak istemedi. Söyleyin anlamında “gel gel” gibi bir işaret yaptı. “Duymaya”, çoğunlukta olan bir uğuldama oluştu sınıfta. Sola döndü, sağa döndü herkes bildiğine emin olduğundan mutlu mutlu bakıyorlardı. O da gülerdi, ne kadar güzel gülerdi, büyülerdi sanki. Öyle çocuksu, öyle içten, öyle sıcak. O tebessüme tüm yükü gitmiyor muydu; artık daha mı çok yorulacaktı. Tam düşecekken gene dara; tebessümü kurtardı, tekrar, bir ışık ısıttı içini sanki. Böyle gülünce hiç küs kalamıyordu, dediğini yaptıramıyordu, yaptıramıyordu gerçekten, o an anladı bunu. Hiç dinlememişti ki kendisini, hiç sallamamıştı başını, hiç kabul etmemişti, başıyla, sözüyle. Ne kadar basitti oysa nasıl görememişti; çocuklar bile dinlemişti, dinlerdi herkes, o dinlememişti. Ya dinleseydi farklı mı olurdu, denemelimiydi, yok artık şimdi arayıp bunu mu diyecekti, diyemezdi. Çok geçti artık unutmalıydı, unutacaktı, unuttu.
  • “Evet” dedi, “duymaya yarar, aferin”. Biraz olsun kendine gelmişti, hatta hafifçe gülerek doğru yaptıklarını belli etti; sonra kesti birden, parmak kaldırarak izin istememişlerdi. Ama daha iyi hissediyordu kendini ne iyi gelmişti yahu. Derse daha bir sıkı sarıldı. “Burun peki” dedi, burnunu göstererek “ne işe yarar”. Burnuna vururken yüzü ekşimiş gibi bir hal aldı, canı yanmamıştı, kızmıştı kendine; aslında ne kadar büyüktü burnu, nasıl böyle burunlu birini sevebilmişti. Böyle birinden çocuk mu yapılırdı; ya çocuğunun burnu da böyle olursa; amaaan dedi içinden, ameliyat var, tıp gelişti. Sonra daha çok sinirlendi unutamamıştı, nasıl unutamazdı az önce unutmuştu, unutabilirdi gene. Ve unuttu. Taa ki çocukların yarısı “nefes almaya” yarısı da “koklamaya” diyene kadar; ne kadar hoş kokuyordu. Parfüm değildi o teniydi, insan nasıl böyle güzel kokardı. İçi geçerdi o kokudan, kanı kaynardı, nefesi hızlanırdı, dudağı kururdu, gözü kısılır, bayılmak ile ayılmak arası gidip gelirdi zifiri karanlık koruda, kokusundan. Sonra kendinden geçmeye başladığını anladı, kafasını salladı iki tarafa, yanındaki sıraya sıkı sıkı tutunarak; “Hayır hayır” dedi, “nefes almayı burada kabul edemeyiz, konumuz duyu organları, hangi duyumuzun çalışması neyi duyumsamamızı sağlar”.
  • “Ya dilimiz” derken bile geçti kendinden, lezzetliydi; hiç ayırmamıştı kendi teninden, tiksinmemişti hiç. Aslında teni değildi, parfümüydü lezzetli olan. Parfüm de değil “body lotion” derdi. Neymiş doğalmış, neymiş parfüm gibi zararlı değilmiş tenine, neymiş daha özelmiş; yani pahalı. Şimdi anlıyordu; arabasını sürekli brandayla saklayan ya da cep telefonunun jelatinini çıkartmayan insanlar gibiydi, sürekli pazarlıyordu kendini. Aldatmış mıydı acaba, olabilirdi, iğrençti işte, şerefsiz o.. çocuğunun tekiydi. Kendini pazarlıyordu baksana, parayla mı acaba dedi, neden olmasındı; o kadar yatırım yapıyordu tenine, nerede ise bir ara hak verdi. Sanki parayla yapınca aldatmayacaktı; his değildi dedi. Aldatsa da hoşlanmamıştı, iş gibi yapmıştı, kim yaptığı iş için maaş almazdı, alırdı tabi; rahatladı. Bir medet, dudaklarını dişlerinde gezindirerek tadını aradı o.. çocuğunun body lotion’ının. Çocuklar gene hep bir ağızdan “tat almaya” derken tadı iyice kaçmıştı, ne arasın tadı hala ağzında, belki yani olsa olsa yastıkta kalmış olabilirdi, derken sevindi, olabilirdi hala; bornozda olabilirdi, üçlü koltukta az biraz; yok yok kesin vardır dedi. Allah belasını versin dedi, bıktım ya bıktım senden diye haykırdı gözlerini sıkı sıkı kapayarak. Sonra şükretti sınıftaki çocukların hala güleç yüzüne bakarken, bunu sadece içinden haykırdığına. Niye unutamıyordu ki bu … artık küfretmekte istemiyordu, çok küfretmişti. Sadece unutmak istiyordu, hiç yokmuşçasına.
  • “Evet, çok doğru dilimiz ile ne alıyoruz, tat alıyoruz”, kendisi söylerken eko’landı sınıfın sesi ile birlikte karışınca. “Ne kaldı; gözümüz ile görme duyumuz; anlatmışmıydık bunu anlatmamıştık,bir de derimiz ile de dokunma duyumuz” dedi. Sınıf sanki ilk defa duyar gibi açarak baktı gözlerini, herhalde hep tek tek anlatılmıştı, ikisi bir arada anlatılınca şaşırdılar diye düşündü, sonra çocukların baktığı yere dikkat etti, tam gözünün içine bakıyordu gerçekten çocuklar. Eline baktı su vardı. Nereden geldi derken tavana baktı, kupkuruydu, dokunduğu sıraya baktı, bir şey yoktu; inanamıyordu buna, ağlıyordu. Konuyu anlatırken gözüne derken gözünü göstermiş ve o sırada eline de bulaşmış olmalıydı. Allah belanı versin dedi içinden haykırarak dışından dudaklarını oynatarak. Yan çizmeliydi, “evet, dedi bakın gözünüzden su gelebilir”, yan çizmeliydi, “her zaman olmaz değil mi”, yan çizmeliydi, “siz .” dedi kaldı, olmadı dedi içinden, yan çizmeliydi, “eeeee, gözümüzden yaş gelebilir bunu, ıııh bunu dokunarak anlayabilirsiniz” dedi ve yan çizdi, rahatladı; içinden o.. çocuğu derken, bu kez küfrettiğine hiiiiiç üzülmedi. “Gözümüz görmeye yarar”, “gözün kör olsun inşallah, gözün kör olsun da para etmeyesin” dedi dişini sıkarak.
  • “Beşinci duyu organımızda dokunmak”, parmağını gösterirken “tabii ki sadece parmağımız değil” dedi. Hıçkıra hıçkıra ağlarken “vücudumuzdaki giysimiz derimiz ile dokunma duyusunu tadarız” dedi tutamıyordı kendini; tutmaya çalıştıkça daha da ağırlaştı arada bir nefesi tükendi, ayakta durmaya çalıştı, çok da çalışmadı aslında; ıslak parmağı havada kenardaki sıraya tutunarak, çöktü yere. Çaresizdi, çoook çaresiz.

Şu anda girse içeri dokunmayacaktı asla, istemiyordu, görmeyecekti gözleri belki ağlardı ama görmeyecekti, bakmayacaktı gülen ışıl ışıl suratına, bir daha ağlamayacaktı, işitmeyecekti özür dilese bile dizlerine ayaklarına kapansa da, duymayacaktı kokusunu terinin tadına bile bakmayacaktı, ısırmayacaktı dilini nefesini hissettiğinde, koymayacaktı başını o yastığa, ne sarılacaktı pikesine, ne tarayacaktı bir daha saçını yavaşça, ne vuracaktı kadehini şarabı bittikten sonra duvara, ne atacaktı şömineye 1-2 odun daha, ne yağmurda çıkıp yürüyecek, ne üşüdüğünde kupasını avucu ile sararak tutacaktı, ne bir çiçek koklayacak, ne vapurdan martılara simit atacak, ne nefes alacaktı, ne uyuyacak, koşacak, gülecek, ne de sevecekti bir daha. Tüm O.. Çocuklarına…